ASKON
" Anadolu Aslanları İşadamları Derneği Konya Şubesi "       Ana Sayfa     Haberler   |    Duyurular   |    İletişim   
    

 

 
    Menü
                                   
 
 
Bugün

 

      ASKON Konya Tarihi ve Kültürü
 
 



   ADI NEREDEN GELİYOR

Eski çağlarda "İkonion" adıyla anılan kasaba Romalıların eline geçtiği zaman "İkonium" adıyla anılmaya başlamıştı. Hazreti Ömer devrinde bu kasaba Müslüman Arapların eline geçtiğinde "Kuuniye" adıyla anılmaya başladı. Türkler bu topraklara egemen olduklarınad yalnız burasını büyük ölçüde imar edip görkemli bir kent haline getirmekle kalmadılar, adına da "Konya" dediler.

 
 
    TARİHÇESİ

 
Cennet Yurdumuzun, adı eski devirlerden beri değişmeyen şehirlerinden biri de Konya' dır. Konya adının "Kutsal Tasvir" anlamındaki "İkon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, "İkonion" dur. İkonion adı, İconium' a dönüşürken, Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni söyleniş biçimlerine rastlanır. Bunlar; "Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium" dur. Bizans kaynaklarında "Tokonion" olarak geçen şehrimize yakıştırılan diğer isimler şöyledir: "Yccconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia..." Arapların Kuniya dedikleri güzel kentimiz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur: Konya.... Konya İli, M.Ö. 7. bin yılından beri yerleşim yeri olmuş, pek çok medeniyete beşiklik etmiştir. Yazının M.Ö. 3500' de kullanılmaya başladığı hatırlanacak olursa, Konya' nın, ülkemizin en eski yerleşim merkezleri arasında yer aldığı söylenebilir. Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, Dünya ölçüsünde yemek kültürünün İlk defa başladığı, tarımın yapıldığı, ateşin kullanıldığı, yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı merkez olarak tanınır. Çatalhöyük, Neolitik, Erbaba ve Karahöyük Kalkolitik, Alaeddin Tepesi, Eski Tunç Devri merkezleridir. Tarih devirlerinde Hititler ve Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender, Seleukoslar, Bergama Krallığı, M.Ö. 2. yüzyılda Roma, M.S. 395' te Konya ve çevresine hakim oldular. 7. yüzyıl başlarında Sasaniler, bu yüzyılın ortalarında Muaviye komutasındaki Emeviler, şehri geçici olarak işgal ettiler. 10. yüzyıla kadar bir Bizans eyaleti olan Konya; Müslüman Araplar' ın akınlarına maruz kaldı.

Malazgirt Zaferi' nden önce Konya' ya ilk gelen, Türk akıncıları Selçuklular oldu. (1069) Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071' de Bizans İmparatoru Romen Diogenes' i Malazgirt' te kesin bir yenilgiye uğratarak, Türkler'e Anadolu' nun Kapılarını açtı. Sultan Alparslan, zaferden sonra komutanlarına Anadolu' nun tamamen fethedilmesi görevini verdi. Konya; Anadolu Fatihi, Selçuklu Kutalmışahoğlu Sultan Süleymanşah, tarafından fethedildi. Fetih tarihi hakkında değişik eserlerde farklı görüşlere yer verilmektedir. (1072,1074, v.b.) Ama şu bir gerçektir ki, Kutalmışahoğlu Süleyman Şah, I. Konya'yı fethettikten sonra batıya yönelmiş, merkez olarak İznik' i seçerek, Anadolu Selçuklu Devleti'ni 1074 yılında kurmuştur. Buna göre Konya'nın fetih tarihi kesinlikle 1074'ten daha öncedir. Fetihle Şehrimizde Türk-İslam egemenliği dönemi başlamıştır. 1074'te Anadolu Selçuklu Devleti, Başkenti İznik olmak üzere kuruldu. 1097' de l. Haçlı Seferi sırasında İznik kaybedilince Başkent, Konya' ya taşındı. Böylece tarihinde yeni bir sayfa daha açılan Konya, günden güne gelişti, pek çok mimari eserle süslendi ve kısa zamanda Anadolu' nun en mamur şehirlerinden biri oldu. Bubizim özelliğimizdir: Atalarımız, fethi, bir yeri "Yaşamaya Açmak" için yapardı. Çünkü kendinden emindir. En adaletli yönetim, Türk ülkesindedir. Öyleyse bu yönetim, neden başka yerlere, başka insan gruplarına taşınmasın! Keyfilikten uzak, herkese eşit muamele uygulayan Türk Devletleri, fethettikleri ülkelere kültürel, ekonomik, sosyal, dini kurumlarıyla gitmişler, yerli kültürler içinde erimemişler, Türk Kültürü' nü hakim kültür yapmışlardır. Kalıcılığın sırrı da işte buradadır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması da bu siyaset takip edilerek sağlanmıştır. İnanç özgürlüğü verilerek, yerli halkın devlete sadakatle bağlanması temin edilmiş, Anadolu mozaiği daha o yıllarda mükemmel görüntü zenginliğine kavuşturulmuştur. 3. Haçlı Seferinde Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa, Konya'yı kuşattıysa da (18 Mayıs 1190), 2. Kılınç Arslan'ın savunduğu kaleyi alamadı, beş gün sonra çekilmek zorunda kaldı. Selçuklular'ın düşmesine kadar (1308) Konya, Başkent olarak kaldı.

Sonra Karaman-oğulları Beyliği'nin en büyük şehri olarak Karamanoğulları' nca yönetildi. 1387' de Osmanlı Padişahı 1. Sultan Murad, şehrin önlerine geldi. 1398' de oğlu Yıldırım Bayezıd, şehre girip Karaman Devleti'ne son verdi. Ancak, 1402 Ankara Savaşı felaketinden sonra Karamanoğulları Beyliği yeniden kuruldu. Konya, Fatih Sultan Mehmet'in Karamaoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdığı 1465 yılına kadar Osmanlı-Karaman mücadelelerine sahne oldu. Fatih, 1470' te İmparatorluğun Rumeli (Sofya), Anadolu (Kütahya), Rum (Tokat) Eyaletlerinden sonra 4. Eyalet olarak Karaman Eyaletini, merkezi Konya şehri olmak üzere kurdu. Eyalete ilk zamanlarda, Osmanlı şehzadeleri vali olarak atandı. Sırasıyla, Fatih' in ortanca oğlu Şehzade Mustafa, küçük oğlu Şehzade Cem, 2. Bayezıd' ın büyük oğlu Veliahd Şehzade Damat Abdullah, bunun kardeşi (annesi Karamanoğlu olan) Şehzade Şehenşah, onun oğlu Şehzade Mehmet Şah, 1470' ten 1513' e kadar eyaleti yönettiler. Hanedan dışından ilk beylerbeyi ancak 1513'te atandı. Kanuni devrinde Veliahd Şehzade 2. Selim de bu görevde bulundu. 17. yüzyılda eyalet 11 sancaklı ve 80.000 km2' ye yakın büyüklükteydi. Tanzimat döneminde eyalet için Karaman adı yerine "Konya" dendi. 1910' da 102.000 km2 büyüklüğündeki Konya eyaletinin nufusu 1.380.000' di. 11 İlçeli Konya Merkez, 7 İlçeli Niğde, 2 İlçeli Burdur, 5 İlçeli Teke (Antalya), 5 İlçeli Hamid (Isparta) sancaklarına (İl) ayrılıyordu. Şehrin nüfusu 1825. Türkiye'nin 11. ve dünyanın 69. şehriydi. Sonra nüfus geriledi; 1875' te 50.000 oldu. 1927' de 47.000 olarak sayılan nüfus, 1960' ta 123.000, 1975'te 247.000, 1980'de ise 329.000'i buldu. Tarihi eserleri bakımından Türklük' ün sayılı şehirleri arasında yer alan Konya, Selçuklular'a iki asırdan fazla başkentlik yapması sebebiyle, Türk mimarisinin gözde eserleri sayılan abidelerle süslenmiştir. Bu yönden Selçuklu Devri'nde Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul'dan önce "En muhteşem Türk şehri" mertebesine yükselmiştir. Konya'da Türk-İslam döneminden önce yapılan eserlerin günümüze ulaşamadığı söylenebilir. Yapılan kazılar neticesinde rk Çağı"nda yapılmıştır.

Bu eserlerin başında Konya' nın sembolü sayılan Mevlana Müzesi gelir. Mimar Bedrettin Tebrizi tarafından yapılan ve Kubbe-i Hadra (En Yeşil Kubbe) denilen 16 dilimli bu muhteşem abide firuze çinilerle kaplıdır ve bugünkü görüntüsüne Cumhuriyet döneminde kavuşturulmuştur. Alaeddin Camisi, Sahip Ata Külliyesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Sırçalı Medrese Selçuklu dönemi eserlerindendir. Selçuklu ve Beylikler dönemine ait pek çok cami, hamam, çeşme, köprü, tekke, kervansaray, hastane, suyolu ve diğer altyapı kuruluşlarına sahip bulunan Konya' da Osmanlı dönemine ait eserlerin en tanınmışı ise Sultan Selim ve Aziziye Camii' leridir. Konya 12. Yüzyılın ilk yarısında Sultan Alaeddin Keykubat (1219,1236) devri ve sonrasında, Dünyanın ilim ve sanat merkezi özelliğini kazanmıştır. Türk-İslam Dünyası' nın her tarafından gelen bilim ve sanat adamları Konya'da toplanmışlardır. Bahaeddin Veled, Muhyiddin Arabi, ve Mevlana Celaleddin Rumi, Sadreddin Konevi, Şemsi Tebrizi, Kadı Burhaneddin, Kadı Siraceddin, Urmemi gibi bilgin mutasavvıf ve filozoflar kıymetli eserlerini Konya'da hazırlayarak, dünyaya ışık tutmuşlardır. "Konya' nın Altın Çağı" denilebilecek bu özelliği, 12. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. Bu şahsiyetlerin ve Anadolu'nun yeni sahiplerinin engin hoşgörüleri, bilim, sanat ve teknik alanlardaki üstünlükleri, köklü kültürel ve sosyal yapıları, Anadolu'nun "Ana Yurdumuz" olmasında büyük etken olmuştur. Böylece ne Bizans saldırıları, ne Moğol istilası, ne Haçlı orduları, ne İtalyan, ne Yunan işgalleri, Türk' ün Anadolu'daki egemenliğini yok edememiştir. Konya ve milli kültürümüzün manevi mimarları, Mevlana Celaleddin Rumi; yaşama sevinci, dünya görüşü ve hayat felsefesi ile dünyaya ışık tutarken; Nasreddin Hocamız, Türk Milleti'nin hazır cevaplılığını nükteleriyle dile getirmiş; Yunus Emre ise insan ve insanlık sevgisiyle adeta Ortaçağ karanlığındaki Avrupa' ya "medeniyet dersleri" vermiştir. Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra İtalyanlar, Antalya ve çevresinden başka Konya' yı da işgal ettiler. Ekonomik çıkar sağlamak ve sömürge olarak kullanmak amacında olan İtalyan askerleriyle silahlı mücadele yapılmamıştır. Akşehir'e kadar gelerek devriye görevi üstlenen İtalyan askerleri Konya kent merkezinde kayda değer bir faaliyette bulunmamışlardır. Batı Cephesi'nde Yunanlılar' a karşı İnönü Savaşlarını kazandığımız günlerde İtilaf Devletleriyle anlaşmazlığa düşen İtalya, işgalden vazgeçerek 12 Mart 1920'de Türkiye' den ayrılmaya başlamıştır. 20 Mart 1920' de Konya, işgalden tamamıyla kurtulmuştur.

   KONYA EFSANELERİ
 
Alaeddin Tepesi
Konya Selçuklularin baskenti iken Sultan Alaeddin bir cami yaptirmak istedi, bunun için sehrin meclisi sehrin ortasinda bir tepe meydana getirilmesinin ve bu tepenin üzerine camiin yapilmasini kararlastirdi. Bu maksatla bir toprak vergisi kondu. Herkesin hissesine düsen topragi çuval ve torbalarla getirmesi suretiyle meydana geldi. Camiin insasina baslandi. Bir gün Sultan Alaeddin tepeye çikti ve sehir halkinin evlerinin damlarinda yari çiplak yattiklarini gördü. Bunun üzerine tepeye yalniz camiinin yapilmasini, sarayin ise tepenin eteklerine insasini istedi.

Üçler
Üç dervise hasta olan efendileri "Sizin kismetiniz burada kesildi, Konya'ya gidin" demesi üzerine Horasan'i birakip Konya'ya göç ederler. Kale kapisina vardiklarinda önlerine yüzüpeçeli dervis kilikli bir adam çikar ve "Gelin der, sizin yeriniz Mevlanâ Dergahi'dir, oraya yerleseceksiniz." Yol gösteren dervis peçesini kaldirir. Bir de ne görsünler, hasta olan kendi mürsitleri degil mi? Mehmet, Mahmut ve Ahmet adlarinda bu üç dervis ölünce Mevlanâ'ya yakin yere gömüldüler. Mezarliga Fatih Sultan Mehmed zamaninda Üçler adi verildi.

Sems' in Kuyusu
Konya'li iki haci Kabe'yi ziyarete giderler. Su alirken tasi zemzem kuyusuna düsürürler, fakat çikaramazlar. Konya'ya geldiklerinde ayni tasi Sems'in türbedarinin elinde görürler. Nereden aldin bu tasi ? diye sorduklarinda türbedar, Sems'in kuyusundan aldigini söyler.

Deve Tasi Efsanesi
(Seydisehir) Seyyid harun küpe daginin eteklerinde sehri kurarken bir haber ulasir. Ilgin - Kadinhani arasindaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didigi Sultan adli bir ermis seyh, ayiya gem vurarak binmis, müridleri ile birlikte Seyyid'in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid'in Harum, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol" der, deve sekline giren kayaya binerek Didigi Sultani karsilar. Keramet ehli iki pir, Seydisehir'in girisinde bulusurlar. Didigi Sultan bindigi ayidan iner, onu daga sürer. Seyyid Harun'da bindigi tas deveyi çöktürür, oda iner, böylece helallesip görüsürler. Seyyid Harun'un bindigi tas deve, çöktügü yerde oldugu gibi kalir. Yüzyillar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçasi, halk tarafindan ziyaret edilerek efsanesi anlatilir. Devetasi olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanlari arasinda kalmistir. Bu efsanelerin disinda daha çok sayida Konya'ya ve ilçelerine ait efsane mevcuttur. Bunlari isim olarak zikretmek faydali olacaktir. "Kasikçi güzeli", "Nasrettin Hoca" "Güllü Baba", "Neyzen Hamza", "Dede Efsanesi", "Amazonlar Efsanesi", "Itri Efsanesi", "Yunus EFsanesi", "Tahir ile Zehre Efsanesi", "Kizlar Kayasi Efsanesi" vs.
 <% case "yaklasim" %>  <% case "misyon" %>  

  
İZ BIRAKANLAR
 

SULTAN VELED (1226-1312)
Muhammed Sultan Bahaeddin Veled, 25 Rebiülevvel 623 Hicri, 26 Nisan 1226 Miladi yılı, Cuma günü Karaman'da doğdu. Babası Mevlana Celaleddin Rumi, annesi Semerkand'lı Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatundur. Annesinin Harzem prenslerinden olması dolayısıyla, Sultan Veled diye anıldığı rivayet edilir. Dedesi Sultan'ül Ulema 628 Hicri yılında Vefat ettiği zaman Sultan Veled beş yaşlarındadır.

Okuma ve yazmaya küçük yaşlarda başlar. İslami ilimleri ilk defa babasından tahsil eder. Akıncı Medresesi'nde babasından “Hidaye” okur. Daha sonra kardeşiyle birlikte tahsil için Şam'a gider. Babası gibi, Hanefi fıkhında üstattır.

Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri isimli eserinin yedinci bölümünü ona tahsis eder ve pek çok kerametinden bahseder. Sultan Veled'i, yakin sırlarının mahzarı ve hakikatları arayanların sultanı olarak vasfeder.

Neticede Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin'i babasının halifesi olarak bilir ve onbir yıl ona bağlı kalır.

Mevlana'nın Sultan Veled'e hitaben: “Ey Bahaeddin! Benim dünyaya gelişim, senin dünyaya gelmen içindi, çünkü benim bütün söylediğim sözler, benim sözüm (kavlim) dir. Halbuki sen, benim eserimsin (fiilimsin). Dediği rivayet olunur.

Baha Veled, ilk hanımının Vefatından sonra iki kere daha evlenir. Bu evliliklerden de üç oğlu daha olur. İsimleri Şemseddin Emir Abid, Selahaddin Emir Zahid ve Hüsameddin Emir Vacid'dir. Bunlardan Ulu Arif Çelebi, Abid Çelebi ve Vacid Çelebi Şeyhlik postuna oturmuşlardır.

Sultan Veled, Hüsameddin Çelebi'nin 1284 tarihinde Vefatı üzerine, müridlerinin de ısrarlarına dayanamayarak babasının postuna oturur. 1312'de vefatına kadar bu makamda kalır. Mevlevi Tarikatı'nın temellerini atar.

Babasının açtığı çığırda ve hak yolda yetmiş yıla yakın, ilim, irfan ve marifet ışığında insanları irşad etmiş ve doksan yaşlarında olduğu halde geride, Rebabname, İbtidaname, İntihaname adında üç mesnevi ile Maarif gibi eserler bırakarak ebedi aleme göç etmiş ve Kubbe-i Harda altında babasının yanına defnedilmiştir.

Vefat tarihi, hicri 712 yılı Recep ayının onuncu Cumartesi günüdür. (1312)

 

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993

 

ULU ARİF ÇELEBİ (1272-1320)
Ulu Arif Çelebi, Sultan Veled Hazretleri'nin büyük oğludur. Annesi Selahaddin-i Zerkubi'nin kızı Fatma Hatun'dur. 670 Hicri ve 1272 Miladi yılı Zilkade ayının 8. Salı günü dünyaya gelmiştir.
Ulu Arif Çelebi'ye kadar Sultan Veled'in pek çok çocuğu olmuşsa da hepsi de küçük yaşlarda Vefat etmişlerdir. Bu sebeple Ulu Arif Çelebi'nin doğumu başta Hz. Mevlana olmak üzere, ailede büyük sevince vesile olmuştur.

Ulu Arif Çelebi'nin emriyle Ahmet EFLAKi, meşhur Menakib'ül Arifin isimli eseri yazmış ve böylece kaynak olabilecek büyük bir eser meydana getirilmiştir.

Arif Çelebi, yanında Ahmet Eflaki de olduğu halde, başta Tebriz ve Azerbaycan olmak üzere, Anadolu'nun pek çok yerini defaatle gezmiş, oralarda irşadlarda bulunmuşlardır.

1312'de babası Sultan Veled'in Vefatı üzerine, Mevlevilik postuna oturmuştur. Bu sıralarda kırk yaşları civarındadır. Mevleviliğin kurulması ve gelişmesinde babası Arif Çelebi'nin de büyük emeği geçmiştir.

Ulu Arif Çelebi, 1320 yılında 48 yaşlarında iken Vefat etmiştir. Bazı eserlerde doğum tarihi 1271, Vefat tarihi ise 1319 olarak gösterilmiştir. Bir de Divanı vardır.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


HZ. MEVLANA (
1207-1273)
Mevlana'nin dogum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlana'nin dogum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.

Mevlana'nin asil adi Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasina gelen Mevlana ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladigi tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yi sevenler kullanmis, adeta adi yerine sembol olmustur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana'nin, Rumi diye taninmasi, geçmis yüzyillarda Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturmasi, ömrünün büyük bir kisminin orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasindandir.
 
Nesebi (Soyu)

Asil bir aileye mensup olan Mevlana'nin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanligi) hanedanindan Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dir. Babasi, Sultanü'l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvani ile taninmis, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi'dir. Eflaki'ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve genis olan bir alim idi. Din ilminin üstadi ve alimlerin büyüklerinden sayilan, güzel siirler söyleyen Nisaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana'nin sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmis dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Siddik'a ulastigini kaydediyorlar.


Babasi Bahaeddin Veled Hazretleri'nin Sahsiyeti

Bahaeddin Veled, 1150'de Belh'de dogmus, babasi ve dedesinin manevi ilimleriyle yetismis; ayrica Necmeddin-i Kübra (? - 1221)'dan feyz almistir. Bahaeddin Veled bütün ilimlerde esi olmayan, olgun mana sultani idi. Ilahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksiz bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarinin, en güç fetvalari halletmede, tek üstadi idi ve vakiftan hiçbir sey almazdi; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maasla geçinirdi. Kaynaklarin ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed'in manevi isaretiyle, Baheddin Veled'e Sultanü'l- Ulema ünvanini vermislerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmistir. Bu ünvanin verilisi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin taninmadan kaybolup gitmesine, unutulmasina razi olmazlardi. Onlari halkin gözünde belirtmek, halki ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layik olduklari birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karsi saygi duygularini gösteren parlak bir delildir. Hatta anane geregince imzalarin üstünde bu ünvanlari kullanmaya mecburdurlar onlar kazandiklari bu ünvanlari kendileri için manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardi. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazindan sonra, halka ders okutur; ögle namazindan sonra dostlarina sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi. Va'zi esnasinda umumiyetle, Yunan filozoflarinin fikirlerini benimseyenlerin görüslerini reddeder ve "Semavi (Allah'dan olan ilahi) kitaplari arkalarina atip, filozoflarin silik sözlerini önlerine alip itibar edenlerin nasil kurtulma ümidi olur" derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Razi'ye ve ona uyan Harezmsah'in aleyhinde bulunur; onlari bidat ehli (dinde, peygamber zamaninda olmayan, yeniden begenilmeyen seyleri çikaranlar) olarak görür ve söyle derdi: "Muhammed Mustafa'nin yürüyüsünden dahi iyi yürüyüs, yolundan daha dogru bir yol görmedim"
 
Hazret-i Mevlana'yi Yetistiren Mutasavviflar

Sultanü'l-Ulema Seyh Bahaeddin Veled Hazretleri

Önceki bahislerde sahsiyetini belirtmeye çalistigimiz Bahaeddin Veled, Mevlana'nin ilk mürsididir. Yani Mevlana'ya Allah yolunu ögretip, tasavvuf usulunce hakikatleri ve sirlari gösteren tarikat seyhidir. Bütün Islam aleminde yüksek itibar ve söhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçuklulularin Sultani Alaaddin Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayis 1228 tarihinde Selçuklularin bas sehri Konya'yi sereflendirip yerlestikden kisa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayinda Bahaeddin Veled'in serefine büyük bir toplanti tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altina girdi. Sultaü'l-Ulemaya gönülden bagli olan Sultan Alaaddin onu hayranlikla söyle över; "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekligim, dinim artiyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? Iyice inandim ki o, cihanda nadir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanina hükmeden, essiz Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled, 24 Subat, 1231 tarihinde Cuma günü kusluk vaktinde ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayirli ogul ile Maarif gibi bir eser birakti. Sultanü'l-Ulema, sadece duygu ve düsüncelerini açikladi söhret pesinde kosmadi. Etrafindakilerini yetistirdi ve onlari daima aydinlatti.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri

Bahaeddin Veled'in irtihalinde Mevlana yirmidört yasinda idi. Babasinin vasiyeti, dostlarinin ve bütün halkin yalvarmalari ile babasinin makamina geçti, oturdu. Mevlana, babasindan sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yil mürsidsiz kaldi. 1232 tarihinde babasinin degerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkik-i Tirmizi, Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altina girdi.

Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürsid idi. Maarif adli eseri irfaninin delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sirlari bilmesinden dolayi, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yillarinda bir lala gibi omuzlarda tasiyip dolastirdigi Mevlana'ya dedi ki: "Bilginde esin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramissin; fakat benim gibi onun haliyle de sarhos ol. Böylece de ona tam mirasçi kesil; cihana isik saçmada günese benze. Sen zahiren babanin mirasçisisin; ama özü ben almisim; bu dosta bak, bana uy." Mevlana babasinin halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasinin yerine koydu ve gerçek bir mürsid bilerek gönülden, tam dokuz yil ona hizmet etti. Bu zaman zarfinda, o kamil mürsidin kilavuzlugu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlasti, bastan ayaga nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki su iki beyit, pistiginin, kamil insan mertebesine ulastiginin ifadesidir; "Pis, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin."


ŞEMS-İ TEBRİZİ (1185-1247)

Asıl ismi Mevlana Muhammed'dir. Melik Dad oğlu Ali adında bir zatın oğludur. 1185 yıllarında Tebriz'de Dünyaya gelmiştir. Azeri Türklerindendir. Şemseddin yani dinin güneşi lakabıyla anılmıştır.

Daha küçük yaşlarda manevi ilimleri tahsilde gösterdiği kabiliyetle dikkat çeken Şems, din ilimleri tahsilden sonra, genç yaşlarında Tebrizli Ebubekir Sellaf'a mürid olmuş, ününü duyduğu bütün meşhur şeyhlerden feyz almaya çalışmış ve bu sebeple diyar diyar dolaşmıştır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine “Şemseddin Perende” uçan Şemsed din denilmiş, ayrıca Tebriz'de tarikat pirleri ve hakikat arifleri ona “Kamil-i Tebrizi” adını vermişlerdir.

Daha sonraları Secaslı Şeyh Rukneddin, Tebrizli Selahaddin Mahmut ile büyük alim ve ünlü mutasavvıf Necmüddin Kübra'nın halifelerinden Centli Baba Kemal'e intisap ederek onlardan feyz almıştır.

Peygamber Efendimiz'in ahlakını örnek alan Şemseddin-i Tebrizi, devamlı bir arayış içerisinde olmuş, manevi bir işaret üzerine de Hz. Mevlana'yı arayıp bulmuştur. Dünyaya, kılık ve kıyafete önem vermeyen Şems, Mevlana ile üç- üçbuçuk yıl süren beraberliği neticesinde onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş, onun ilahi aşkın potasında eriterek, kamil bir Hak aşığı yapmaya muvaffak olmuştur.

Teferruatıyla daha önce anlattığımız şekilde, Mevlana'da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler, onun Mevlana'dan ebediyeyen ayrılmasına sebep oldular. Şems 645 H. 1247 M. Tarihinde şehit mi edildi, yoksa geldiği gibi, kimseye haber vermeden Konya'yı mı terk etti kimse bilmez.

Bu gün Konya'mızda Şems makamı olarak bilinen, halk ve bilhassa Mevlevilerce Mevlana türbesinden önce ziyaret edilen bu mescit-türbe de mevcut sanduka, boş bir sanduka mı, yoksa Mehmet Önder Bey”in bir hatırasında anlatıldığı gibi, Şems gerçekten burada mı medfundur, bu da bilinmez. Bilinen gerçek odur ki, Allah velilerinin kalblerde yaşadığıdır.

Niğde'deki Kesikbaş Türbesi de Şem'e izafe edilir. Bunlardan ayrı olarak tebriz'de Geçil denilen mezarlıkta, Hoy'da, Pakistan'ın Multon şehrinde Şems türbeleri veya makamları vardır. Bunlar çeşitli rivayetlerle süslenmiştir. Pakistan'lıların söylediklerine göre de Şems, Konya'dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebriz'e oradan da Hindistan'a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon Şehrinde ölmüştür.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ŞEYH SADREDDİN-İ KONEVİ (1207-1274)
Esas ismi Eb'ül Me'ali Muhammed bin İshaktır. Dedesinin adını almıştır. 605/1207 tarihinde Malatya'da doğmuştur. Babası İshak Efendi kendisi gibi büyük bir alim ve Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı ve mevki sahibi bir zattır. Aynı zamanda ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi'nin de yakın dostudur.

Şeyh Sadreddin-i Konevi babasını küçük yaşlarda kaybeder. O yıllarda Konya'ya gelen Şeyh'ül-Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, annesiyle evlenir. Küçük Sadreddin bundan sonra tamamen babalığının terbiye ve tedrisi altına girer. İyi bir tahsil görür. Muhyiddin-i Arabi ile birlikte Halep ve Şam'a gider. Devamlı onun derslerini takip eder. Onun vefatından sonra büyük alim ve mutasavvıf Evhadüdin-i Kirmani'den feyz alır. Daha sonra Mısır'a ve Haca gider. Hac dönüşü Konya'ya yerleşir.

Hadis ve tasavvufda ünü dünyaya yayılan Sadreddin-i Konevi, Konya'da Hoca Cihan'ın kendisine hediye ettiği konakda otururdu. Bu ev, Çeşme Kapısı denilen Konya sur kapılarının birinin dışında ve şimdiki türbesinin bulunduğu yerde idi.

Konya'da binlerce talebe yanında pek çok da hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirir. Mevlan'nın da kendisinden feyz aldığı rivayet olunurl. Ahmet Eflaki, Menakıb'ül-Arifin isimli eserinde Mevlana ile aralarındaki münasebet ve dostluğa ait pek çok merıbe nakleder. Ayrıca Mevlana, cenaze namazının Sadreddin-i Konevi tarafından kılınmasını vasiyet etmiştir.
Sadreddin-i Konevi, hocası Muhyiddin-i Arabi'nin kendisinin yüksek makamlara kavuşması için çok uğraştığını, vefatından sonra da üzerinde tasarruflarının devam ettiğni uzun uzun anlatır.
Sadreddin-i Konevi, 673 Hicri, 1274 miladi yılı Muharrem ayının 16. Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Mevlana ile aralarında aşağı yukarı bir yıl vardır. O da 1273 yılında vefat etmişti. Demek ki Konya, bir yıl içerisinde iki büyük alimi ve iki mana sultanını kaybetmiştir.

Türbesi II. Abdülhamid Han zamanında ve onun direktifleri ile Konya Valisi Ferid Paşa tarafından, 1899 yılında yeniden imar ve ihya edilmiştir.

İ'caz'el-Beyan, Miftah'ül-Gayb, Nusus, Mir'at ül- Arifin, Nefahat gibi pek çok değerli eseri vardır.
Eserlerinden Fatiha Tefsiri 1310'da Haydarabad'da basılmıştır.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993



Ahmet EFLAKİ

AHİ EVREN (1171-1262):262)
Esas adı Mahmut bin Ahmet, künyesi ise Ebü'l-Hakayık'dır. 567/1171 yılında Batı Azerbaycan taraflarında Hoy kasabasında dünyaya gelen Ahi Evren, memleketine nisbetle de Hoyi diye anılmıştır.

Kelam, tefsir, tasavvuf, felsefe ve tıp alanında derin bir bilgeye sahiptir. Fahreddin Razi'den muhtelif ilim dallarında ders ve Ahmet YESEVİ Hazretlerinin talebelerinden feyz almıştır. Şihabüddin Sühreverdi Hazretleri'nin sohbetlerinde bulunmuş, hac görevini ifade ederken tamıştığı Evhadüddin Kirmani'ye intisap etmiş ve şeyhi ölünceye kadar kendisinden ayrılmamıştır.

Alaaddin Keykubat döneminde Anadolu Selçukluları'nın idarecileri arasında önemli bir yeri olan Sadreddin-i Konevi'nin babası Mecdüd-din İshak'ın Bağdad'da elçi bulunduğu sırada, başta Muhyiddin-i Arabi olmak üzere Evhadüddin Kirmani'yi Konya'ya davet etmesi üzerine, hocasıyla birlikte Konya'ya gelir, öldürülür.

Tamamen Türk'e has bir teşkilat olan Ahi'liği kuran Ahi Evren yirmi civarında eser vermiştir.
Eserlerinden bazıları şunlardır.

• Metali-ul-İman,
• Tebsırat-ül Mübtedi ve Tezkiret-ül Müntehi,
• Et-Teveccüh-ül-Etemm,
• Menahic-i Seyfi,
• Medh-i Fakr ve Zemm-i Dünya,
• Ağazi Encam,
• Mükatebat,
• Yezdan-Şinaht,
• Tercüme-i Elvah-ı Imadi,
• Mürşid-ül-Kifaye. (Bu eseri 1. Alaaddin Keykubata sunulmuştur)
• Letaif-i Hikmet (bir siyasetnamedir)
• Mutabakat Beyne Sadruddin Konevi,

 

Eşi Fatma Bacı da boş durmamış yetiştirdiği Türk hanımları ile Bacıyan-ı Rum denilen teşkilatı kurmuş ve böylece Türk-İslam kültürünün bacıdan bacıya nakledilmesine sebep olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kurulmasında, bir Ahi Şeyhi olan Şeyh Edebali'nin himmeti, Ahiler'in alın teri, Bacıyan-ı Rum'un emeği vardır.

Ahi teşkilatına girmek için, ilim ve sanatla meşgul olmayı, helalından kazanıp kazançlarının büyük bir bölümünü muhtaçlara dağıtmayı şart koşan Ahiler, her Cuma gecesi aralarında toplanırlar, Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis, fıkıh kitapları ve menkıbeler okur, ibadet ederlerdi.

Ahi Evren 14. asırda Kırşehir'de adına yapılan külliye içerisindeki türbesinde medfundur. Bazı eserler onun vefat tarihini 660/1262 alarak göstermektedir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Ahi Evran maddesinde, “… ölümünün ve öldürülüşünün 1262 de veya 1300-1317 yılları arasındaki bir tarihte öldüğü ileri sürülmüştür.” Denilmekte ise de, verilen ikinci tarihin yanlış olduğu kanaatindeyim.



HOCA AHMET FAKİH
Ahmet Fakih'in Horasan'dan geldiğini, medrese eğitimi gördüğünü, fıkıhdaki üstün bilgisinden dolayı kendisine fakih denildiğini, İran Edebiyatı'na vakıf olduğunu ve pek çok kerametinin bulunduğunu Menakıb'ül-Arifin, Bektaşi Vilayetnameleri, Menakıb-ı Hace Fakih Ahmet ile Seyyid Harun-ı Veli menakibinden öğreniyoruz.

Ahmet Fakih, Hicri 618 tarihini taşıyan türbe kapısı üzerindeki kitabesinde de pek ulu, pek büyük bilgin, üstün ibadet sahibi, meczupların efendisi, doğunun ve batının kutbu olarak övülmektedir.

Eflaki de, Fakih Ahmet'in Sultan'ül Ulema Baha Veled'in talebelerinden olduğunu, ondan fıkıh dersi alırken cezbeye tutulduğunu, kitaplarını ateşe vererek dağlara çıktığını, Baha Veled'in vefatından sonra Ahmet Fakih'in Konya'ya döndüğünü bilginlik illetinin kendinden gitmesi için kırk yıl mücadele ettiğini ve pek çok keramet ızhar ettikten sonra, 1221 yılında vefat edip cenazesini Mevlana'nın kıldırdığını anlatır.

Halbuki 1221 yılında Sultan'ül Ulema henüz Konya'ya gelmiş değildir. Pek haklı olarak İ. Hakkı Konyalı eflaki'nin pek büyük bir hataya düştüğünü ve Çarhname isimli eserin sahibinin başka bir Ahmet Eflaki olması gerektiğini savunur.

Büyük Türk Klasikleri'nde şu bilgi verilmektedir. “Ahmet Fakih'in talebelerinden Şeyh Aliman Abdal'da Fakih adına Konya'da 1288 de bir mescid yaptırmıştır. Fakih'in sandukası buradadır.
Bu gün Ahmet Fakih türbesi ve mescidi, Konya'da Hoca Fakıh semtinde bulunmaktadır.



KADI SIRACÜDDİN URMEVİ
Anadolu Selçukluları'nın ünlü alim ve kadılarından olan Sıracüddin'in Künyesi Ebu's-Sena'dır. 1198 yılında Azerbeycan'ın Urmiye şehrinde dünyaya gelmiştir.

İlk tahsilini memleketinde yapan Sıracüddin Ebü's-Sena, uzun yıllar Musul ve Şam'da kalıp tahsilini ilerlettikten sonra Konya'ya gelir. Mevlana Celaleddin, Şeyh Sadreddin Konevi başta olmak üzere, zamanın büyük alimlerinin sohbetlerinde bulunur.

Kelam, mantık usul ve Şafii fıkhında üstaddır. Parlak bir ilim hayatı vardır. Pek çok talebe yetiştirir ve sayısız eser verir. İlmi kudretinden dolayı taht şehri olan Konya kadılığına, sonra Anadolu Selçuklu Devleti Kad'l-kudatlığına getirilir.

Karatay Medresesi'nin bani Celaleddin Karatay'ın vakıflarının vakfiyesini 1279 yılında Kadı'l-kudat olarak o tastik eden Anadolu Selçuklu Devleti'nin Hakim olduğu pek çok vilayette yapılan vakıfların vakfiyeleri, yine onun tastikini taşır.

Konya'nın Karamanoğulları tarafından kuşatılması sırasında vermiş olduğu fetva ile, şehrin müdafaasında büyük hizmeti geçer. Halk onun vermiş olduğu fetva sayesinde yek vücud olarak Konya'yı savunur.

Eserlerinden bazıları şunlardır.
1. Et-tahsilü Muhtasar-ı Mahsül
2. Şerh'ül-Veciz'ülil-Gazali,
3. Muhtasar-ı Şerh-is,
4. Süne Lil-Begavi,
5. Beyan-ül Hak
6. Metaliü'l-Envar İsimli tefsiri meşhurdur.

Hz. Mevlana'nın vefatında cenaze namazını kıldırmak üzere Şeyh Sadreddin-i Konevi'nin öne geçtiği sırada, üzüntüsünden bayılması üzerine, Mevlana'nın cenaze namazını bu zatın kıldırdığı rivayet edilir. Konya Musalla Kabristanında medfundur.




SADIR SULTAN

Selçuklu dönemi büyüklerinden birisi de Sadır Sultan'dırd. Asıl adı Bekir, Sadreddin Sadri de onun lakabıdır. Sadır Sultan olarak ün yapmıştır. Babasının adı ise Zeki'dir.

Alim, fazıl, edip ve şair, bir zat olan Sadır Sultan, aynı zamanda da ödeniminin meşhur hekimlerindendir. Mevlana'nın muasırı olduğu rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin malumat mevcut değildir.

Sadr, göğüs, kalb, öncü, baş, başköşe, başköşede oturan emir, gibi manalarda kullanılmaktan başka, alim, fazıl şahsiyetler hakkında bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak kullanılmıştır. Sadr, aynı zamandadır. Osmanlı'da kullanılan Sadrazam ve Sadreyn unvanları bunun en açık örneklerini teşkil eder. Sadreyn, Kumeli ve Anadolu kazaskerleri için kullanılan bir ünvandır.

Sadır Sultan'ın türbesi, onun adını taşıyan Sedirler semtinde, Yanık Camiin kıblesindeki mezarlık içerisindedir. Verdiğimiz resimden de anlaşılacağı üzere, şümdü türbe tamamen haraf olmaya yüz tutmuştur.

İ. Hakkı KONYALI, türbenin 65/70 yıl önce kubbeli olduğunu, türbenin içerisinde birkaç yatırın bulunduğunu, Muharrem ayında Mevleviler'in buraya gelerek ziyaret ettiklerini, türbenin çevresinde türbedar odaları bulunduğunu zikreder.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993



PİR ESAD SULTAN (PİSİLİ SULTAN ÖL. 662/1263)
Hz. Mevlana ile muasır velilerden birisi de halkın Pisili Sultan olarar bildiği Pir Esad Sultandır. Türbesi ve zaviyesi, Pir Esad mahallesindedir. Bu gün, türbenin doğusunda bulunan zaviye ve mescidden eser kalmamıştır. Türbenin kıblesine büyük bir cami inşa edilmiş olup, yakın bir zamanda ibadete açılmıştır.

Türbenin doğusunda, önü açık zaviyede Karamanoğulları dönemi meşayihine ait bulunan mezarlar halen mevcut olduğu halde, bu gün zaviye tamamen yok olmuştur.

Selçuklu döneminin meşhur şeyhlerinden biri olduğu anlaşılan Pir Esad Sultan'ün baş ucundaki kitabeden onun, 662/1263 yılında vefat ettiğini anlıyoruz.

Halkın Pisili Sultan diye andığı bu büyük veli, Mevlana'dan on yıl kadar önce vefat etmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, kedileri çok seven Pir'in vasiyeti üzerine, kedisi de sandukasının sol tarafına ve ayak ucuna doğru gömülmüştür.

Pir Esad Sultan'ın kabir taşı kitabesinin Türkçeşi şöyledir: “Rahim ve Rahman yüce Tanrı adıyla. Her canlı fanidir. Ancak Tanrı bakidir. Bu türbe, ulu, yüksek şöhretli Şeyh, dünyada Tanrı'nın Velisi Şeyh Esad'ın türbesidir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. 622 yılında vefat etti.”

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993



ATEŞBAZ-I VELİ (684/1285)
Ateşbaz-ı Veli, Hz. Mevlana'nın muasırı olup, esas ismi Şemseddin Yusuf, babasının adı ise İzzeddin'dir. Ateşbaz-ı Veli olarak ün yapmış ve gönüllerde taht kurmuştur.

Ateşbaz-ı Veli'nin Baha Veled'le birlikte Belh'ten veya Karaman'dan geldiği, dergahta yetiştiği ve aşçılık yaptığı rivayet edilir. Ateşbaz, ateşle oynayan demektir. Onun Hz. Mevlana ve Mevleviler arasında önemli bir yeri vardır. Ateşbaz makamı bir terbiye ve eğitim makamıdır.

Ateşbaz Veli ile ilgili pek çok menkıbe anlatılır. Bunlardan birisi şöyledir: Bir gün, dergahın mutfağında yemek pişirmek için odun kalmamıştır. Dergahın aşçısı olan Ateşbaz Veli, durumu Hz. Mevlana'ya bildirince Hz. Mevlana Latife yollu, “Odun kalmadıysa ayaklarını kazanın altına sok da yemeği onunla pişir.” der. Ateşbaz için şaka da olsa emir emirdir. Mutfağa gider, ayaklarını kazanın altına sokar ve parmak uçlarından çıkan ateşle yemeği pişirir. Büyükler arasında açık keramet ızharı hoş karşılanmadığından Mevlana, bu duruma muttali olunca, hoşnutsuzluğunu “Hay ateşbaz hay” diyerek ortaya koyar.

Ateşbaz Veli'nin Türbesi, Havzan semtinin üst tarafında, Yeni Meram yolu üzerinde, SSK Hastanesi'nin güneydoğusunda bulunmaktadır. Türbe klasik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Kesme taşlardan sekiz köşeli gövdesi üzerine, tuğla ile örülmüş sekizgen piramit külah oturur. Türbenin kıblesinde küçük pencere üzerindeki kitabesi şöyledir: “Bu kabir, kutlu şehit rahmetli İzzeddin oğlu, milletin ve dinin güneşi Yusuf Ateşbaz'ın kabridir. 684 yılı Recep Ayının ortasında Allah'ın rahmetine kavuştu. Allah yarlığasın”

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993



SEYYİD MAHMUD HAYRANİ (Ölümü 1268)
Mevlana dergahına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani'dir. Mesut Paşa'nın oğlu olan Hayrani, Harran'dan Anadolu'ya göçmüş ve Konya'ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana'nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır. S. Mahmud Hayrani, daha sonra, Akşehir'e giderek inzivaya çekilmek istemişse de kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle cezbeye tutularak dağlara düşmüş, bir süre dolştıktan sonra, meczup bir halde Akşehir'e dönmüştür.

Seyid Mahmud Hayrani'yi çok seven Hz. Mevlana, vefatına kadar onu hiç unutmamış, gelip gidenlerden hep sormuştur. Pek çok kerametinden bahsedilen Hayrani, 667/1268 tarihinde vefat etmiş, Sultan Dağı'nın eteklerinde, adını taşıyan, Sultan mahallesindeki türbesine defnedilmiştir.

Sanduka kitabesinin Türkçesi şöyledir. “Velilerin kutbu mesut şehit, merhum ve mağfur senedim ve efendim Seydi Mahmud İbni Mesut H. 667 yılında ölmüştür. Allah'ın geniş rahmeti üzerine olsun.”

Türbede mevcut, Türk tahta işlemecilik ve oymacılık sanatının şaheseri olarak kabul edilen üç veya dört sanduka, Konya'da oturan Alman Konsolosunun teşviki ile, bir Ermeni tarafından çalınmış, bunlar yurt dışına çıkarılırken ikisi yakalanarak İstanbul'da Türk ve İslam Eserleri Müzesine'ne kaldırılmıştır.

Büyük sanat özelliği taşıyan S. Mahmud Hayrani Türbesi'nin daha sonra yapılan Mevlana türbesine örnek olduğu ve aynı mimarın elinden çıkmış olabileceği ihtimali üzerinde durulmaktadır.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993




ŞEYH EDEBALİ (603/1206-726/1326)
Aslen Karamanlı'dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam'da tamamlar. Tefsir, hadis, tasavvuf ve özellikle İslam Hukuku'da ihtisas sahibirid. Hz. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunur. Osmanlı Devleti'nin kurucusu Sultan Osman Gazi'nin kayınpederidir. Zamanının büyük alim ve velilerindendir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, 603/1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.

İlimde derya, amelde yüksek, takva ve verada örnek, mal-mülk sahibi bir zat olan Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı irşad eder.

Anadolu fütüvvet ehli Ahilerle yakın münasebeti olan Edebali'yi Osman Bey sık sık ziyaret eder ve sohbetinde bulunur.

Yine Osman Bey'in zaviyede bulunduğu bir gece, gördüğü rüya üzerine Edebali, kızı Mal Hatun'u Osman Bey'e nikahlar ve görmüş olduğu rüyayı da söyle tabir eder:

“Sen babadan sonra Bey olacak, kızım Mal Hatun'la evleneceksin. Bende çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz soyunuzdan nice podişahlar gelecek. Onlar nice deletleri birçatı altında toplayacaklar. Allahü Teala, nice insanların huzur ve saadete kavuşmasına, din-i İslamla şereflenmesine senin soyunu vesile edecektir.”

Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir Cihan İmparatorluğu'nun temelleri atılır ve bunun ilk müjdecisi de Edebali Hazretleri olur.

Uzun bir ömür süren Edebali 726 H./1325-26 yıllarında yüz yirmi yaşları civarında olduğu halde vefat eder. Cenazesi Bilecik'de zaviyesinin yanına defnedilir.

Ahmet Rasim Bey, Edebali'nin Adana halkından olduğunu söylerse de, onun Karamanlı olduğuna şüphe yoktur.

Bir de Osman Bey'in oğlu Orhan Bey'in annesinin Ömer bey adında bir zatın kızı, Mal Hatun; Edebali'nin kızı Bala Hatun'un Osman Bey'in diğer oğlu Alaaddin Bey'in annesi olduğunu kabul eden tarihçiler de vardır.

Mehmet Hemdemi Çelebi de Solakzade Tarihli isimli eserinde, Şeyh Edebali'nin Osman Bey'e verdiği kızının adının “Rabia” olduğundan bahseder.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ZENBİLLİ ALİ EFENDİ (ÖL.932/1526)

Osmanlı devrinin sekizinci Şeyh'ül-İslamıdır. Asıl adı Ali Cemali olan Zenbilli Ali Efendi, “Zenbilli Müfti” unvanıyla meşhurdur. Molla Fenari'nin hocası ve Sultan I. Murad zamanın ünlü ulemasından Cemalüddin Muhammed Aksariy soyundan Ahmet İbn-i Mehmet Çelebi'nin oğludur. Karaman'da doğmuştur. Doğum tarihi belli değildir.

İlk tahsilini Karaman ve Konya'da yaptıktan sonra, istanbul'da Molla Hüsrev'in, Bursa'da Mevlana Hüsamzade Muslihiddin Efendi'lerin derslerine devam ederek onlardan icazet alır. Bursa'da hocasının kızı ile evlenir. Tahsilini tamamladıktan sonra Edirne Taşlık Ali Bey Medresisi'ne müderris tayin edilirse de, Karamanlı Mehmet Paşa ile aralarının açılması üzerine, bu medresede uzun süre kalamaz. Sadrazam kedisini düşük bir maaşla Beylerbeyi medresesine atayınca, Zenbilli Ali Efendi, şeref ve haysiyetini gözeterek istifa eder ve Şeyh Muslihiddin İbn-i Vefa Hazretlerinin hizmetine girer.

Fatih'in Vefati ile II. Beyazıd tarafından saraya davet edilirse de davete icebet etmez. Kendisine gücenen padişah, Zenbilli Efendi'yi önce Bursa'ya sonra da Amasya'ya müderris olarak sürgün eder. İsmail Hami Danişmend, davete icabet etmemesinin sebebini onun Sultan Cem taraftarı olobileceği ihtimaline bağlar.

Sürgünden izinsiz ayrıldığı için görevinden azledilirse'de Padişah II. Beyazıd'ın görmüş olduğu bir rüya üzerine, Zenbilli Ali Efendi affdilerek, 1503 yılında Şeyh'ül İslam olur. Ayrıca yeni bitmiş olan Beyazıd Medresesi'ne müderris olarak atanır.

Yavuz Selim'in tahta çıkması ile ünü daha da artar. Doğruluğu ve hakseverliği ve cesateri ile, Yavuz'un gözüne girer. Onun etkisi altına alır. “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal'ine fetva veririm” diyecek kadar cesur ve hakşinas davranır.

Kanuni döneminde de görevde kalan Z. Ali Efendi Rodos'un fethine de katılır. Fethi müteakip imam ve hatiplik görevini yapar orada İslami müesseseleri kurar.

932 H. 1526 M. Yılında İstanbul'da vefat eder. Z. Ali EFENDİ, Zeyrek yokuşunda medfundur. Şeyh'ül-İslamlık süresi 24 yıldır.

Kendisine sunulan soru kağıtlarını (istenen fetvaları) sarkıttığı zenbille alıp, yine cevaplarını soru sahiplerine zenbille verdiği için Zebnbilli Ali Efendi ismini almıştır.
Fıkıh alanında Muhtaratü'l Feteva isimli bir eseri ile manzum ve mensur iki risalesi vardır. Ayrıca II. Beyazıd adına ahlak ilmi ile alakalı bir eseri de mevcuddur.


 


İBRAHİM HAKKI KONYALI (1896-1984)
1896 Yılında Konya'da doğdu. İlk tahsilini mahallesinde Sibyan mektebinde, Rüştiye'yi de Akif Paşa mektebinde faaliyet gösteren Fuyuzat-ı Hamidiye Rüştiyesi'nde bitirdi. Çeşitli medreselerde özellikle de Islah-ı Medaris'e devam ederek tahsilini tamamladı.

İstanbul Arşiv Dairesi ile Ankara Vakıflar Müdürlüğü Arşiv Daire Müdürlüğü görevlerinde bulundu ve buradan emekli oldu. Büyük eserlerini 1940 yılından sonra vermeye başladı. İkiyüzün üzerinde eseri vardır. Alanya Tarihi, Erzurum Tarihi, Konya Tarihi, Karaman Tarihi, Akşehir Tarihi, Ereğli Tarihi, Kilis tarihi iki ciltlik Üsküdar Tarihi ve Beyşehir Tarihi eserlerinden bazılarıdır.

Merhum, Hak Yolu, Tarih ve Tarih Dünyası gibi dergiler çıkartmış, Son Posta, Tan, Vatan İntibah, Meşrik-i Hakikat, Tercüman-ı Hakikat, İleri ve yeni Asya Gibi pek çok gazete ve dergilerde de yazıları çıkmıştır. S.Ü. yapmış olduğu başarılı çalışmaları dolayısıyla kendisine Fahri Doktorluk payesi tevcih etmiştir.

İbrahim Hakkı Konyalı, büyük ve değerli arşivini ve binlerce ciltlik kütüphanesini, Üsküdar Selimiye'deki Hünkar Kasrı'na “İbrahim Hakkı Konyalı, Kütüphane ve Arşivi” adıyla vakfetmiştir.
Yapmış olduğu, büyük hizmetler sebebiyle, adı Türk tarihine altın harflerle geçecek olan bu büyük araştırmacımız, yine bir araştırma için geldiği Akşehir'de geçirmiş olduğu bir kalb krizi sonunda 1984 yılında vefat etmiş ve cenazesi İstanbul'a götürülerek, daha önce hazırlatmış olduğu, Üsküdar Karacaahmet Kabristanındaki kabrinde toprağa verilmiştir.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993

 

Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAK
Ord.Prof.Dr. Sadi Irmak 1904'de Seydişehir'de doğdu. Bir süre Hukuk Fakültesine devam ettiyse de 1924'de devletçe Berlin'e gönderildi. Orada tıp ve biyoloji öğrenimi yaptı ve 1929'da hekim oldu. Yurda dönünce bir süre Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenlik ve Ankara Hükümet Tabipliği yaptı.

1932'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde doçentlik sınavını kazandı.1939'da profesörlüğe yükseldi. 1943'te Konya Milletvekili seçildi. 1945-1948 yılları arasında çalışma bakanlığı yaptı. 1950'de Münih, daha sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde akademik hayatını sürdürdü. 1974'de kontenjan senatörü seçildi. 17 Kasım 1974 - 31 Mart 1975 arasında Başbakanlık yaptı.12 Eylül 1980 harekatından sonra Danışma Meclisi üyesi oldu ve bu meclisin başkanlığına seçildi. Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak milli ve uluslararası önemli tıp derneklerine üyedir. Başta tıp olmak üzere çeşitli konularda özgün eserleri ve çevirileri vardır.